Bir baba-oğul hikâyesi: Onnik ve Ara Dinkjian…


ara onnik dinkfotoğraf Sahag Güryan

Sizin evleriniz nasıldı bilemiyorum ama bizim evde hep bir Ermenice müzik toplama hastalığı vardı. Oradan buradan ele geçen tüm albümler bir bir kasetlere kaydedilir, şarkı isimleri Ermenice olarak kasetin aslını aratmayacak şekilde yazılır sonra da muntazam bir şekilde raflara dizilirdi. 80 dönemi doğan tüm Ermeni çocukların hayatında Ermenice müziğin herhalde önemli bir yeri vardır. Anadilde şarkı dinlemenin neredeyse imkânsız olduğu söylenen bir ülkede ve dönemde doğmuşsunuzdur. Askeri darbe evdeki kasetlerin bile raflarda görünmeyen yerlerde saklanmasına sebep olmuştur bir dönem. Dolayısı ile Ermenice bir ezgi duyduğunuzda kulak kesilir, yoldaysanız durur dinlersiniz…

Ermeni derneklerinde yapılan koro çalışmaları da sizin için Ermenice söyleyen yok dolayısı ile “kendin pişir kendin ye” kıvamında kulağınıza çalar birkaç ezgiyi. Koroda söylemeseniz de bir süre sonra o ezgileri yeniden ve yeniden, sıkılmadan dinlemeye gidersiniz. Farkında olmadan, dışarıdan sıkıcı görünebilecek bir kısır döngüye girmişsinizdir…

Öyle zamanlar olur ki evde dinlemediğiniz, kaseti sizde olmayan ancak Ermenice olduğunu bildiğiniz bir parçayı duyarsınız sokakta… Bazen Cm Karaca’dır o, bazen de Sezen Aksu ya da Ahmet Kaya’dır. Albümü alırsınız Çalan Ermenice parçanın hangisi olduğunu kestirmeye çalışırsınız kapaktaki şarkı dizininden; Artık Ermeni Halk ezgisi değil “ANONİM”dir o, ya da söyleyene mal edilmiştir ezgi.

Muammer Ketencoğlu idi benim ilk aldığım ve içinde Ermenice parçalara gerçekten Ermenice yazan. Sonra Agos’ta çalışmaya başladığımızda her anonim Ermenice parça için yazılar yazardık. Ses çok duyulmazdı belki ama en azından literatüre geçti hangi parçanın kim tarafından yazıldığı/çalındığı…

Evet çok uzattım belki ama bunları söylemeden de biz 80 çocuklarının ‘sesi var kendi yok’ kahramanı Onnik Dinkjian’ı anlatmak için bu ruh haline sokmalıydım sizi.

Onnik Dinkjian geçtiğimiz hafta oğlu Ara Dinkjian ile birlikte Türkiye’deydi. Önce İstanbul ardından da Diyarbakır’a gittiler. Baba topraklarına bir kısa ziyaret yapıp, orada da dedelerinin ruhunu mest ettiler.Ara ve Onnik Dinkjian ile Türkiye ziyaretleri sırasında adeta iki kuyruk olduk kendilerine, çocukluğu onların isimleri ve ezgileriyle geçmiş olan Saro ve ben.

Bizim için var ile yok arası hayali bir kahraman olan Diyarbakırlı bu müzisyen baba oğlu birlikte hala sahne aldıklarını birkaç yıl önce Youtube.com adresinden öğrenmiştik. Hala sesi gür bir şekilde New York’ta sahneye çıkıyordu ikili. Sonrasında bugünü bekleyip durduk. Ve nihayetinde Onnik Dinkjian’ı karşımızda söylerken gördük…

İstanbul’da geçirdikleri bir hafta içerisinde kendileri ile ayrı ayrı ve birlikte sohbet etme fırsatı da bulduk. Ama ben yapığım tüm ses kayıtlarını harmanlayarak size bir baba-oğul portresi sunmak istiyorum. Kendileri ısrarla soy isimleri olmadan onlarla konuşulmasını istiyor o yüzden yazı boyunca Onnik ve Ara olarak bahsedeceğim, sanmayın ki saygısızlığımdan…

Onnik ve Ara herhangi bir baba-oğul tanımlamasına sığmayan bir ikili. Böyle bir babayla baba-oğul ilişkisine girmek zaten oldukça zordur. Otel’e yerleştikten birkaç saat sonra Nişantaşı sokaklarını arşınlıyoruz birlikte. Bir kafeye oturuyoruz… Muhabbet başlıyor:

1910’dan bir Gomidas

Bu kadar taş plak sohbeti edince doğal olarak en değer verdiği plakları da soruyorum Ara Dinkdjian’a. “Elimde 1910 yılına ait bir kayıt var. Orphion Plak şirketinin Türkiye’de kaydettiği plakta Armenak Şahmuradyan söylüyor ve kim piyanoda ona eşlik ediyor biliyor musun?” az biraz beklemeden sonra Saroyla ikimizin aklından geçeni Ara söylüyor: “Gomidas”

Daha fazla söze gerek yok. Ara Dinkjian’da dünyanın en zengin Türkçe ve Ermenice taş plak koleksiyonu var. Duyduğumuza göre kendisi bu arşivi internete aktarıp herkesin kullanımına sunabilmek istiyormuş. Umarız yakın zamanda biz de Ara Dinkdjian’ın bu engin arşivinden yararlanabiliriz.

Üsküdar’a gider iken

Ara ile konuşurken Ermenistan’dan bir araştırmacı ile tanıştırıyor bizi. Krikor Pideciyan. Ermenistan arşivleri üzerinde uzun süredir çalışan bu bilim adamı Hapmartsum notası da okuyabildiğinden dünya için çok önemli bir isim, ancak Ara onun değerinin henüz bilinmediğini söylüyor. Araştırmaları için Ermenistan’daki yetkililerin yeni yeni Pideciyan’a güvenmeye başladığını ve Pideciyan’ın Gomidas üzerine yaptığı araştırmaların çok değerli bulguları olduğunu anlatıyor Ara: “Bir dönem Kramrza’nın yazdığı 4 sesli badarak notası bulmuştuk. Ancak notalarda en önemli yer, Soprano bölümü yoktu. Yıllar sonra Pideciyan Ermenistan’dan beni aradı ‘Ara buldum’ diye. Bence dünyanın en büyük keşiflerinden biri ancak kimse değerini bilmiyor.”

Pideciyan ile bir röportaj yapmamız gerektiğini anlıyoruz. Ona ulaşmak ve engin bilgisinden yararlanmak gerek. Ara’nın Pideciyan ile dostluğundan doğan ilginç anılardan bir diğeri de bizim ‘Üsküdar’a gider iken’ parçasıyla ilgili: “Bir gün Pideciyan, beni aradı ve ‘Üsküdar’a gider iken’ melodisini mırıldandı. ‘Biliyor musun?’ dedi. Ben de bu parça ile ilgili bir belgesel seyretmiştim o sıralar. Who is this song? (Bu şarkı kimin?) isimli. Elimde bu parça ile ilgili tüm verileri ona gönderdim, sonra da merak edip sordum ne yaptığını. Ermenistan arşivlerinde Hampartsum notlarıyla ‘Üsküdar’a gider iken’ şarkısını bulmuştu. Bir mektup yazdım belgesel yapımcısına. ‘Bakın Ermenicesi de varmış’ diye, ama cevap gelmedi hiç.” (Gülüyoruz…)

Kahvaltıda sözlü tarih

Onnik Dinjkjian ile sohbetimiz Çarşamba sabah kahvaltısında devam ediyor. Albümlerinde şarkı sözleri ve kendisiyle birlikte çalan isimler dışında herhangi bir bilgi bulunmayan Onnik Dinkjian’ın sanal âlemde de izini sürmek kolay değil. Çoğu yerde Onnik, “Ara Dinkjian’ın babası” olarak tanıtılıyor, ancak kendisiyle ilgili herhangi bir özgeçmiş ya da hayat hikâyesi ne yazık ki bulamıyorsunuz. Dolayısı ile sabah kahvaltımız bir nevi kendisiyle yapılmış bir sözlü tarih çalışmasına dönüşüyor.

“Beni anlatmaları yerine Ara Dinkjian’ın babası olduğumu söylemeleri bana yeter.” Diye söze başlıyor Onnik, sonra da birbirinden ilginç anılarla süslediği hayat hikâyesine başlıyor bizler için:

Milliyan’dan Dinkjan’a

“Soyadım Dinkjian. Buğday öğütmek için kullanılan dink taşından geliyor bu isim. Ama benim asıl soyadım bu değil. Babam ve annem dediğim Nışan ve Ayda Dinkjian’lar aslında benim vaftiz annem ve babam. Ben daha 4 yaşına gelmeden babam Garabet Milliyan ölmüş. Annem ise Zora Milliyan idi. %100 Dikranagerd’liydiler. (Diyarbakır) Her Ermeni ailesinin hikayesi gibi 1915 döneminde Halep’e oradan da yılarca yolculuk ederek Alforville’de noktalanan bir göç hikayesiyle başlıyor benim hayatım. Bu göçün noktalandığı yerde doğmuşum ben. Göçten hemen sonra önce benden iki yaş büyük ablam Arpine, sonra da ben doğmuşuz. Annemiz veremden öldüğünde ben 5,5 yaşındaydım. Ermeni geleneklerinde olduğu üzere bizim bir vaftiz ailemiz vardı. Dinkjianlar. Annemiz de vefat edince bu geleneklere göre Dinkjianlar bizi sahiplendi. Amerika’da Milliyan soyadından akrabalarımız vardı. 1935’te Amerika’da ekonomik durum çok kötü olduğundan onlar Nışan Dinkjian’a durum biraz düzelene kadar Avrupa’da kalmamızın daha iyi olacağını söylemişler. O şekilde İkinci dünya savaşına kadar Fransa’da kaldık. Fransa’da resmi olarak isim değiştiremiyordun o zamanlar. Dolayısı ile ben Jean Joseph Milliyan ve ablam Arpine Milliyan, Dinkjian ailesinin kanatları altında büyüdük. Ta ki 1946’da, savaş bitene kadar. Savaş bittiğinde ben ve ablam Amerika Birleşik Devletleri’ne gittik. Babamın iki ablası Diyarbakır’dan göç ederken, Küba ve oradan da Amerika’ya devam etmişler. Hep beraber ABD’ye gitme hayalleri kurarken, yolculuktan bir ay kadar önce bir ablası vefat etti. Amerika’ya vardıktan sonra ben de bize bunca yıl kol kanat gerek Dinkjian ailesine bir vicdan borcu olarak adımı ve soyadımı mahkeme kararıyla Jean Joseph Milliyan’dan Onnik Dinkjan’a değiştirdim. Ablam değiştirmedi ki birkaç yıl içerisinde zaten evlenip soyadını değiştirecekti.”

Boyacı Bobo

Dinkjian ailesi 1915’ten sonra akrabalarından oldukça uzak düşmüş. Kendi çocukları olmamasına karşın ARpine ve Onnik’i sahiplenmek onların ailelerine mutluluk getirmiş. Onnik, Dinkjian ailesinin 1915’te Diyarbakır’da Boyağci Bobo diye bir akrabasının olduğunun kendisine anlatıldığını hatırlıyor: “Boyacı değil ama Boğayci deriz biz. Eğer adın Garabet ise o zaman da Bobo derler. O, Nışan Dinkjian’ın ağabeyiymiş. Bana anlattıklarına göre Diyarbakır’ın kabadayılarındanmış Boyağci Bobo ve 1915’te Türkler vurmuş onu. Bilmiyorum bana anlatılan bu. Aynı şekilde 20 yıl kadar önce California’ya şarkı söylemeye gittiğimde bir aile geldi. İçinde annem ve babamın olduğu bir fotoğraf gösterdiler akraba olduğumuzu söylediler. Milliyan idi soyadları da. Ve düşünün şimdi, ben ve oğlum Türkiye’deyiz, Diyarbakır’a gideceğiz, orada konser vereceğiz. Aklımızın ucundan geçemeyecek kadar büyük bir hayal bu. (Gözleri doluyor) Hele Ara, toprakla hiç ilgisi kalmamış bir nesil olmasına karşın nasıl böyle bir duygu ve ruh yaratıyor tüm bu yaşananlar ki hala bağlı hissediyoruz kendimizi. Evimizde hissediyoruz ikimiz de sanki.”

Khoran’dan sahneye

Onnik Dinkjian makamları kullanmaktaki ustalığını temelini kilise müziğinde attığı müzikal yaşantısına bağlıyor: “Her Pazar sabahı iki metro değiştirdikten sonra 10-15 dakika yürüdükten sonra ancak Paris’teki Ermeni kilisesine varırdım. Nışan Dinkjian hiçbir zaman bizi kiliseye gitmek için zorlamamıştır. Gerek de olmadı hiç. Ben ilk duyduğumdan itibaren kilise müziğini seviyordum. Şaraganları dinlemeyi ve söylemeyi seviyordum. Yedi sekiz yaşlarındaydım, kiliseye ilk iki gidişimde babam bana eşlik etti yolu öğrenmem için, sonra her Pazar ben kendim gittim. Nışan Serkoyan’ın şefliği zamanında ve Ara Bartevyan’ın org eşliği ile başladım kilisede ilahi okumayı öğrenmeye. Ünlü kanun sanatçısı Boğos Kuyumcuyan da ikinci şefti kilise korosunda. O zamanlar kilise korosunda yer alabilmek için birçok seçmeden geçmemiz gerekiyordu. Sesimiz iyi mi, bilgimiz ne kadar diye sınavlar verirdik. Amerika’ya göç etmeden bir ay kadar önce, babam Sarkoyan’dan son haftamda bana küçük bir solo vermesini istedi. Babam kiliseye 500 Frank bağış yaptığını söylerdi bana solo versinler diye. Üç hafta her Perşembe Ermenice kurstan sonra doğru kiliseye gittim ve prova yaptım. Ve Der Voğormya ilahisini ilk kez orada söyledim. Sadece tek bir kıta, 1946’da.”

Onnik’in kilise müziğine olan ilgisi Amerika’ya göç etikten sonra da devam eder. İlk durağı New York 27. sokaktaki Ermeni kilisesi olur. Orada ise Paris’tekinin aksine hemen onu koroya alırlar. Çünkü kilisede ilahi okuyan çok az insan vardır. Kudüs’teki Horen Episkopos tarafından kendisine kilisede uraragir sargavak unvanını verilir.

İlk konser

Kilisede ilahi okudukça sesi ve ismi konuşulmaya başlanır Onnik’in ve kilise dışındaki sahne kariyeri başlar. İlk kez New York’ta bir kadınlar kolu toplantısı için Onnik’i şarkı söylemesi için çağırırlar: “Telefonla davet edip birkaç şarkı söylemelerini istediklerinde öyle bir böbürlendim ki kendimi Pavarotti sandım. Tüm aile fertleri benimle geldi o konsere. (Konser diyebilirsek eğer diye gülüyor) İki şarkı dinlemek için yol parası verdiler. New Jearsey’de yaşıyorduk o zaman. Tünelle New York’a geçeceğiz ama gidiş dönüş 1 dolar, zaten o konserden 5 dolar verdiler bana o da yola gitti. Hiç unutmuyorum, eşlikçi yoktu, tek başıma çıkıp şarkı söylemiştim. Ama alışıktım tek başıma söylemeye. Çocukluğumda her misafirliğe gittiğimizde kahveden sonra önce yaşlıların ağrıları konuşulurdu, ‘şuram ağrıyor, buram ağrıyor’ diye, sonra da göç yollarını anlatırdı herkes birbirine. En son babam efkarlanıp ‘Kalk bir şey söyle yemellah’ derdi. Ben de hiç sorgulamadan çıkıp söylerdim. Ne söylediğimin önemi yoktu ‘söyle işte’ derdi bana. Böyle alışmıştım ben 10 kişi ya da 100 kişi fark etmiyordu ben şarkımı söylüyordum. Konserler de böyle başladı ve giderek arttı. Daha sonra yanıma çalgıcılar eklendi. Ud da çalıyordum o zaman ama Ara kadar asla olamam tabi”

Amerika’yı tanıtmak için Almanya’da askerlik

Onnik Dinkjian, 1952’de Amerika Birleşik Devletleri ordusuna çağrılıyor ve Teksas’ta askeri eğitim aldıktan sonra New Jearsey üzerinden gemiyle Avrupa’ya gönderiliyor. Askeri eğitim görürken, boyu kısa olduğu için ordunun orkestrasına transfer olmak isteyen Onnik, müzik bilgisi sayesinde koronun önemli elemanlarından biri oluyor. “7 gün gemiyle Avrupa’yı dolaşık. Almanya’ya vardığımda 43. Bölge Orkestrası üyesi oldum. Sonra Wing Victory Korosu’nda yer aldım. Benim için çok iyi bir mevkii idi. O dönemde Almanya ile iyi ilişkiler kurmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri orkestrasıyla Almanya’nın birçok kentinde konserler verdik. Orduda bana Fransa doğumlu olduğum için Frenchie diyorlardı.”

Eddie Fisher ile 18 ay

O dönemi anlatırken hafif bir gülümsemeyle “Amerikan mantalitesi öyle buyuruyordu ki haftada bir manikür yaptırıyorduk Almanlara iyi görünelim diye. Mavi ipek fularlarımız vardı.”

Onnik 18 aylık Almanya turneleri ünlü şarkıcı Eddie Fisher ile birlikte geçiren Onnik, hayatının en büyük deneyimlerinden birini böylelikle kazanmış oldu. “Oyuncak değil Eddie Fisher bu” diye hatırlıyor Fisher’ı.

1953 yılında Hollanda’da meydana gelen sel baskını sebebiyle Amerikan hükümeti orkestrayı Almanya’dan Hollanda’ya gönderir: “Geliri selzedelere bağışlanacak bir etkinlikte sahne aldık. İşte o hafta şefimiz Joe Barris’in izin dönemiydi. Onun yerine beni geçirdiler. Konser serimizin sonuncusundan Hollanda Kraliçesi Vilomina bana bir yağlıboya tablo hediye etti. Şimdi onu evimde saklıyorum.”

Askerlik görevini tamamladıktan sonra müzik hayatında profesyonelliğe doğru adımlarını çoğaltan Onnik, Brezilya’dan Uruguay’a, Paris’ten Lyon’a kadar birçok kentte konser vermiş.

Baba oğul ilk sahne deneyimi

Peki bu baba oğul ilişkisinin arkasındaki ne? Yıllar yılı birlikte çalışmış olmanın verdiği yakınlık baba oğul arasındaki ilişkiyi aynı sahneyi paylaşan sanatçıların arasındaki ilişkiye benzetmiş. Tatlı bir rekabet var hep aralarında. Ara, ilk kez babası gibi 5-6 yaşında sahneye çıkmış, babasından dinliyoruz: “Her yıl Amerika’da Ermeni olimpiyatları düzenlenirdi. O yıl olimpiyatlarla eş zamanlı olarak büyük bir fuar düzenlenmişti. Ermenilerin kendi kültürlerini temsil etmek için tek bir günü vardı. Dünyanın her yerinden korolar, orkestralar ve dans grupları gelmişti. Eğer Ara’nın iyi bir udi olduğunu düşünüyorsanız bir de onu vurmalı çalgılarda görmeliydiniz. Elleri artık nasır tutmuştu darbukaya vurmaktan ve etrafındakilere gösteriyordu nasırlarını mutlu bir şekilde. Ve bana olan gibi aynı şekilde Ara o gün 5 dolar kazandı sahne performansıyla. Konserin organizatörü herkese ücretlerini dağıtırken Ara’nın yanına geldi ve ‘işte senin ücretin’ dedi. İşte o zaman Ara böyle bir gerindi, göğsü kabardı. Sonra artık insanlar Ara’yı da tanımaya başladı. Bir konser için beni çağırdıkları zaman soruyorlardı ‘Ara da müsait mi?’ diye. O işte ne büyük bir zevkti bana. Onlara ‘bir sorayım bakalım Ara o tarihlerde müsait mi?’ diye hava atıyordum.”

Onnik’in bu tavrı halen devam ediyor. Hala oğluyla bir aradayken birbirlerine artistlik taslıyorlar. “Sabah kavlatıya Müsait misin Ara?”, “Bilmem bir bakmam lazım baba çok yoğunum bugünlerde”. Bu ve bunun gibi cümleler sık sık geçiyor ikisinin arasındaki konuşmalarda.

Kutu: HER ERMENİ DİYARBAKIRLI MIDIR?

Ermeniler sadece Diyarbakırlı olur sanıyordum”

Biz Onnik’in Türkiye’ye ilk ziyareti olduğunu sanıyoruz ama değil. “75. doğum günümde Ara bana bir Anadolu gezisi hediye etti. Armen Aroyan diye bir mihmandar dostumuz 9 arkadaşımızla birlikte bizi gezdirdi. Gezideki herkesin baba topraklarına gittik. Urfa, Van, Diyarbakır, Elazığ çok güzeldi. İlk o zaman geldim Diyarbakır’a çok gezmedik bir gün sadece ama bana yetti. Bir günlük Diyarbakır gezisinin ardından 6 ay ağladım. Benim çocukluğum Diyarbakır öyküleri dinlemekle geçti. Babam (Vaftiz babasını kast ediyor) bana hep Diyarbakır’ı anlatırdı. Eve her misafir geldiğinde Diyarbakır konuşulurdu. Düşünün ki, çocukluk hayatım boyunca tüm bunları duyarak büyüdüğüm için tüm Ermenileri Diyarbakırlı sanıyordum. Diyarbakırlı değilse Ermeni değildir herhalde diye düşünüyordum. O kadar bütünleşmişti bizim hayatımız Diyarbakır’la.”

Her taşını biliyorum; ama hayalimde”

“Böylelikle ilk Diyarbakır ziyaretimde hayallerimdeki şehre gelmiş oldum. İlk sözlerim ‘Beni hamamın oraya götürün’ oldu. Hamama sırtımı verdim, tam da babamın anlattığı gibi 100 adım sonra solumda bir tulumba buldum. Babam oradan soğuk su içermiş. ‘Çok ağır bir kolu vardı’ derdi. Tabi çocuk haliyle çok büyük bir tulumba sanırısın ama değildi. Kolu kırılmış, çalışmıyor artık… Sonra ilerde de bana hep anlattığı o küçük havuzu buldum… Diyarbakır’ın her taşını biliyorum, ama hayalimde…”

Zaven’in gömleği

“Amerika’da çok yakın bir arkadaşım var, Zaven. O gezide Diyarbakır kilisesine gittiğimizde, şapel hala duruyordu ve orada asılmış şabigler… (ayin sırasında giyilen gömlek) Zaven o kilisede tbrabed’imiş. Onun gömleği varmış zamanında o kilisede. Fotoğrafını çekip ona götürdüm. Helen New York’taki Surp Vartanants Kilisesi’nde Pazar günleri org çalar. Ne kadar sevindi bilemezsiniz.”

Urfa’da Der Voğormya

Anadolu’da yaptığı kısa turu hiç unutmayan Onnik, Urfa’da şimdi cami olarak kullanılan eski bir kilisede arkadaşlarının ısrarlarına dayanamayarak Der Voğormya ilahisini okumuş: “Nasıl olduğunu anlamıyorum. Öyle bir akustik vardı ki kendi sesimin titrediğini hissettim. Kinci kıtaya geldiğimde nutkum tutuldu artık. Arkadaşım Aroyan önümde olanı biteni videoya kaydediyor, bir yandan da bana devam işareti yapıyor ama ben devam edemedim. Ben ilahiyi söylerken kapıdan ve camlardan bakan meraklı gözleri görüyordum bir yandan. Bana bakıp kafalarını ‘güzel’ anlamında sallıyorlardı. Benim için çok duygusal bir andı. Her ne kadar cami olsa da sonuçta orası da Tanrı’nın eviydi ve biz orada Ermenice ilahi söylemiştik.”

Reklamlar

Bir baba-oğul hikâyesi: Onnik ve Ara Dinkjian…” üzerine 6 yorum

  1. ben urfa doğumlu urfada 35 yıl yaşamış daha sonrasında ülkenin deniz kıyısına göç etmiş türkmen asıllı bir insanım ve şuan ailem dahil tüm akrabalarım urfada yaşamakta yaşadığım coğrafyanın ve yaşadığım şehrin dünya tarihinde çok eski yerleşik yeri olmasından dolayı bunun beraberinde çok farklı kavimlerin yaşadığı yer olmasından dolayı tarih araştırması yapamadan duramadım araştırmalarım çoğunlukla tek taraflı kaynaklardan olmuştur yani Türkçe yazılı tarih kaynakları idi ama büyüklerimizn ve halkın anlatımlarının okuduklarımın eksik vede farklı bir anlatımı olduğunu farkettim bu yüzden ne kadar yaşı ilerlemiş yaşlı insanlar varsa o insanlardan yaşadıklarını gördüklerini vede duyduklarını sordum. araştırma yaptığım insanlar Müslüman ve bunalr kürt ve türk kimliğini taşıyan inançlı insanlardı ortak noktaları şehrin yani urfanın asıl yerli leri onların dilinde gavur sahipleri ermeniler di. onların gözünden urfa Ermenileri.ermeni halkı dinine bağlı hepsi esnaf esnaflıkta iş ahlakında çok dürüst çalışkan ve zaanatkar insanlardı.aynı zamanda halk dillerini rahat konuşabilen insanlarmış(arapça kürtçe Türkçe)yani topluma entegre olmuş inşalarmış.günümüzde biraz urfa şehirli halkın sosyal şeklini araştırdığım zaman karşıma hep ermeni gelenek görenek dahası ermeni kültürünün üzerine inşaa edilmiş bir toplum gördüm bu toplumu oluşturan urfada yerel bir katman var tanım şekilleri ise isotçu diye tabir edilen şuan Türkçeden başka hiç bir dil (arapça kürtçe)bilmeyen insanlar bu insanlar kendilerini türk diye tanımlıyorlar içlerinde gerçekten Selçuklu döneminden urfaya yerleşmiş türk aileler bulunmaktadır kaldıki isotçu toplumunun dinlediği müzik leri inceledğim zaman dahası yerel halkın bir çok müzik lerini araştırdığım zaman ermeni asllı sanatçılara ait olduğunu görüyorum düğünlerde geleneklerde hatta yerel kıyafetler baktığım zaman günümüz insanı urfa yerel halk türk arap kürt sentezi sansada tam aksine ermeni kültüründen direk miras alınmış olarak görüyorum şuan Türkçe çalınan bir çok urfa müzik esrleri diye bildiğimiz eserlerin orjinalinin ermeni halk türküsü olduğunu gördüm vede dinledim kaldı ki yemek kültürüde göz önünde yerel halk yemekleri olan urfa ya has boranı ağzı yumuk ağzı açık bişşe dahası aklıma gelmeyen bir çok yemek ayrı yetten şehirde gezdiğim zaman mimarisyle ermeni ustaların yaptığı evler kendini hemen belli ettiriyor sözüm o ki ben bir Urfalı olarak Ermenilerin bir şekilde bu ülkeden bu şehirden gitmelerine üzülüyorum onlar farklılıklarımızın bir rengidir onlar bizim öteki yanımızdır şahsım adına ön görüm Ermenilerin hatta Yahudilerin ata şehirlerine bir kereye mahsusta olsa gelip görmelerini sağlamak

  2. Bir Diyarbakır Düşünün Onca Yılın ardından İnsanlarda Ne izler Ne yaralar Bırakmış. Bu yazıyı okuyana kadar bir tek ben böyleyim sanıyordum bir tek ben aşıkmışım diye düşünüyordum.Diyarbakır da doğan her insanın içine işlermiş demek bu iz,.herkes kentiyle bütünleşmiş nereye gitse de içinde hep bir şey kalmış..bu duyguyu yaşadığım için bu kadim kentte doğdum için çok mutluyum….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s