Biz büyüdük ve kirlendi dünya…


tamarYıl 1986. Bir sabah kalkmışım evde kimse yok. Zaten annem bir süredir kayıplarda. Ben de evde anneannem ve babamla. Beni okula götürecek olan babam da ortalarda yok.

3 Mart Pazartesi sabahı.
Okula gecikmişim kimse Bir şey demiyor.
Bir saate babam gelip bana “oldu” diyor.
Ne oldu?” diyorum.
Bir kardeşin oldu”diyor. Birdenbire.
Kardeşim olmuş. Sanki dışarıdan fırından ekmek gelmiş gibi. Ama hazırlanışını falan görmemişim. 6 yaşındayım ve zaten çocukluk korkularım, kabuslarım, yatağımın altında var olduğunu sandığım canavarlar yetiyor oysa ki bana.

Tamar mı?” geldi diyorum. Vaftiz babam ve annem bizdeyken birinin geleceğinden ve isim arandığından konuşulmuş bir kere bana da dönüp şakasına sormuşlar ne olsun diye? “Tamar güzel” demişim.

Hastaneye gittiğimizde adını henüz koymamışlar oysa ki. Ne olsun diye düşünüyorlar hala ama ben içeri girer girmez “Tamar bu diyorum” hatırladığım bir o var.

İşte o zamandan beri bir isim borcum var kızkardeşime.

O benim adımı koyamadı da ben onunkini koydum diye.

Sonra eve geldik. Kocaman topaç bir bebek. Ne ağlar ne zırlar. Duymadım etmedim. Bir mavi yatağımız vardı orada yatardı bizim Kurtuluş’taki evde. Arada da ağlardı yemek için.

Kalkar yanında durudrum annem biberonu verirken ağzına.

Bir sonrakini doldurmaya gittiğinde annem ben de yanında durup yatağı sallamaya çalışırdım ki uyusun. O sıra aklıma nerden gelmiş bilmem ama tek bildiğim şarkı okuldan geldiğimde söylediğim Red Kit çizgi filminin “i am a lone cowboy” diye başlayan mırıltısı. Ne Ermenice ninni bilirim ne de şarkı. Zaten tv tek. Ne verirse onu seyrediyoruz. Redi Kit’le uyuttum bir süre Tamar’ı Ninja Kaplumbağalar gelene kadar televizyona.

İkinci çocuk geldi kıskanır şimdi büyüğü dediler. Kıskanmadım. Bulamadım kıskanacak Bir şey zaten. İkimizin de yatağının üstünde birer ipten çekmeli ninni aleti vardı. Biri ayakları falan oynayan bir duvar oyuncağı ki; “Frero Jaqo, Frero Jaqo, dorme vu, dorme vu?” diye bağırırdı. Diğeri de üstünde maymun oturan bir armut. Onun şarkısını hatırlamıyorum ama korkutuyordu Tamar’ı. Hem maymunun kafası oynuyordu hem armudun gözleri kayıyordu şarkıyla birlikte. Tamar doğduğundan beri yatağımın altında artık var olmadığına kendimi inandırdığım canavarlar (ağabey oldum ya) yoktu artık ama arada ben de korkardım bu maymunun oturduğu armutlu ninni aletinden.

Nesye o dönemi geçtik. Büyüdük. Benim gittiğim okula gitti Tamar da Feriköy Merametçiyan.

Benim zamanımda 29 Ekim’de sokak çocukları ve boyacıları oynamıştım “Pokrik goşgagarner enk menk” (küçük boyacılarız biz) şarkısıyla. Kurtarmıştım Sabiha Hanım ve Zübeyde Hanım’lı piyesi oynamaktan, Tamar’a gelindiğinde kurtulamadı o baş rol oynamasa da girdi piyese…

Sonrası orta okul lise vs… Heybeli Ada’da geçen bir cennet çocukluk. Adadaki bize göre kocaman cennet bahçemizde üç tekerlekli bisikletle turlar. Sonra adadaki açık hava sinemasına gitmeler. Ve gençliğimiz.

Tamarla olan hikâyemizi anlata anlata bitiremem. Zira adı üstünde. Kardeşlik. Şimdilerde herkesle kardeş oluyoruz ya . Hepimiz kardeşiz diye. İşte çok da öyle olmuyor. Kelimeler yerlerinde ağırdır. Anlamını ağır olduğu yerde kullanmak gerek.

27 yıl önce 3 Mart sabahı bir balık burcu doğdu dünyama. Yatağımın altındaki canavarları bana unutturan, gece uykusuz kalıp da Red Kit ninnileri söylediğim, ismini koyduğum bir insancık.

Şimdi geri ödeme zamanı. Nisan’ın ilk haftası oğlum doğacak.

İsim borcumu hayat yoldaşımın da izniyle kızkardeşime ödeme zamanı…

Sahi Tamar, ne olacak oğlumuzun ismi?

Reklamlar