Arsinée Khanjian: “Beraberimde getirdiğim geçmişimi Ararat’a gömdüm”


LİNDA YALMAN – ARİS NALCI

Dağı Tırmanmak” etkinlikleri kapsamında Berlin-İstanbul ve Yerevan’da Salpi Ghazaryan ve Fethiye Çetin ile birlikte hayat deneyimlerini katılımcılarla paylaşarak Türkler ve Ermeniler arasındaki ‘koca dağı’ eritmek için yola çıkan Arsinée Khanjian 6 Eylül’de İstanbul’da Cezayir Restoran’ının bahçesinde, sınırlı sayıda kişinin katıldığı bir panelde konuştu. Kendisini, Ararat Filmi’nden tanıyan Türkiye kamuoyunun büyük bir kesimi yine bu etkinlik sonrasında onu ulusal gazetelere verdiği röportajlarda bu kez de Atom Egoyan’ın eşi olarak görüyordu. Belki onu tanıtmak ve röportajlarını değerli kılmak için meslektaşlarımız onu Egoyan’ın eşi diye tanıtıyordu okurlarına ama gerçekte bir sanatçı, artist ve yazar olan Arsinée Khanjian’ı sadece bir anne ve eş olarak görmenin çok ötesindeki fikirlerini ve kişiliğini anlayacak zamanımız da yoktu belki. Ama olsun. Biz yine kendisinin değerli vaktinden bize ayırdığı bir kahvaltılık zamanı çaldık ve otel lobisinde kahve dolu bir söyleşi gerçekleştirdik. Aslında daha çok onu konuşturduk biz dinledik. Dinleyecek o kadar çok şey varmış ki duramadık, kesemedik sözlerini, aynı şekilde de size aktaralım istedik bu çok özel fikirleri.

Burada Fethiye Çetin ile birlikte Türk ve Ermeni ilişkileri ile ilgili deneyimlerinizi katılımcılara aktarıyorsunuz. Etkinliğin adı “Dağı tırmanmak”, oradan başlayalım; aslında siz daha önce gerçekten de Ararat’a tırmandınız. Biz biraz farklı olarak o deneyiminizden başlasak.

Dağı tırmanmak, tabiri, aslında benim anladığım anlamıyla, ki gerçekte sadece tek bir dağ var tırmanacağımız benim için; o da Ararat. Bu tırmanış yaklaşık iki yıl önce gerçekleşti. Oldukça ilginç bir deneyimdi, çünkü biz bir arkadaşımızın arabasıyla seyahat edip Yerevan’dan gelip Ararat’a Türkiye tarafından tırmandık. 16 saatlik bir araba yolculuğunun ardından vardığımız yerden anladık ki aslında Türkiye ve Ermenistan arasındaki sınır açık olsa en fazla iki saatte gelebileceğimiz bir yolmuş.

Ardahan bölgesinden girdik Türkiye’ye. Ayrıca bu benim Gürcistan’ı da ilk ziyaretimdi. Daha önce Gürcistan’da bulunmamıştım. O yüzden de oldukça ilginçti. Benim için bir ilginç nokta da Türkiye ile ortak yaratılmış koca bir geçmişe sahip olmamıza rağmen neden bu ülkeye gelişimizin Gürcistan üzerinden olmak zorunda olduğuydu. Türkiye ve Ermenistan arasındaki coğrafi, tarihsel bağlılıktan bahsediyorum.

Ama Ardahan’a vardığımda asıl endişem “Türkiye’ye girmeme izin verecekler mi acaba?” oldu. Çünkü daha önceden başvurduğumuz bir vize de yoktu. Dolayısı ile şunu da düşünüyordum, doğrudan Ermenistan’dan gelmektense Gürcistan üzerinden gelmek belki de daha iyi bir seçimdi. Ama gerçek ortadaydı. Zaten doğrudan Ermenistan’dan Türkiye’ye gelemezdim. Yani bir anlamda Gürcistan beni ilk temasa hazırlama fonksiyonunu üstleniyordu bu yolculukta.

“İlk temas” diyorum çünkü bu benim Türkiye’ye üçüncü yolculuğumdu. Teknik olarak tabi. Ancak ilk seferinde sadece 6-7 saatlik bir geçiş olmuştu.

Yani Türkiye’ye gelip gerçekten dağı tırmanmak benim Türkiye topraklarıyla ile ilk uluslararası temasım oldu.

Ailemin beni çağırdığı şekilde; “Arsine Khanjian!”

mrük Memurluğu’na geldiğimizde görevli pasaportuma baktı ve “Arsine Khanjian” dedi. Etrafıma bakınarak düşünüyordum “Kim beni Arsine Khanjian diye bu kadar temiz bir sesle ve doğru şekilde okuyabilerek çağırıyor” diye. Ailemin beni çağırdığı şekilde! Sadece yakın arkadaşlarımın beni çağırabildiği şekilde. Sadece onlar “Arsine Khanjian”ı bu kadar iyi söyleyebiliyorlardı. Arkadaşlarımdan biri sandım ama beni çağıran tam önümdeki gümrük memuruydu!

Sonra ikinci bir düşünce aldı aklımı… “Beni bekliyor olmalılar!”. Yani kimi aradıklarını biliyorlardı. Sonra ortaya çıktı ki ismim Türkiye’de olağan bir isimdi. Bilseler de bilmeseler de doğru okuyabiliyorlardı.

Çevrede sürmeye başladığımızda ilk olarak Kars’ta durduk. Hayatımdaki en etkileyici deneyimlerden biriydi herhalde. Çünkü aniden gördüğüm şeyler orada olsalar da onları değil de başka şeyleri görmeye başlamıştım. Etrafımdaki şeyleri hissediyordum, dağları (henüz Ararat’ı değil ama diğer dağları), toprağı, bitkileri ve gökyüzünü. Etrafımdakiler bana birer nesne gibi değil de birer duygu olarak yansımaya başlamıştı. Derim onların rüzgârına dokunarak hissedebiliyordu.

Ve fark ettim ki bu benim atalarımın evine ilk geri gelişimdi.
Tarihi Ermenistan’a.
Tamamen tarihin içerisinde yürümek.
Tarihi bir doku ve dokunuş…

Ev kavramı tamamen değişmişti”

Ve Ararat’a geliş beklentilerimin hepsinin birdenbire yükseldiğini hissettim. Çünkü burada bunları hissedebiliyorsam Ararat’a dokunduğumda neler hissedebilecektim kim bilir? Tabi ki ayaklarımla… Ama aynı zamanda bedenimle, her şeyimle…

Beklentim ve heyecanım adeta dize gelmez bir hal almıştı. Kars’ta geçirmemiz gereken gece hiç uyuyamadım, tamamen ayıktım. Ve o anı hatırlıyorum, o kadar da sessiz bir yer değildi orası. Dışarıda karanlıkta havlayan birçok köpek vardı. Ne çok sokak köpeği var burada diye düşünmüştüm.

Garip bir ruh halim vardı, aniden bu ülkede ve bu topraklarda olduğumu hissettim. Hayatım boyunca birçok kereler düşündüğüm ve üzerinde olmak istediğim topağın üzerindeydim. Ama aynı zamanda tamamen farklı bir gerçeklikte olduğumu da gördüm ki hiçbir kelimeyle ifade edemiyordum.

Dediğim gibi, eve dönüş gibiydi ama ev kavramı tamamen değişmişti ve aniden evin neresi olduğunu bilemediğim bir ruh halinin içine düşmüştüm.

Sonunda yolculuğumuzun ikinci gününde Ani’yi ziyaret ettikten sonra yol üzerinde Ararat’ı ilk kez Türkiye tarafından gördüm. Daha önce Ararat’ı bu taraftan hiç görmemiştim ama Ermenistan tarafından çok kez… Araratla konuşuyordum: “Ne kadar uzun bir süredir buradaymışsın… Merak ediyorum acaba sen de beni benim sana yaklaşmak için beklediğim kadar uzun bekledin mi?”

Ve Ararat ile gerçekten konuşmaya başladım.

Ben Ararat’la konuşurken öğle vakti olmalı çünkü dua saatiydi. Dağın bu tarafından din adamlarının dua ederken sesini dinlemenin nasıl bir his olduğunu merak ediyordum. Tabi ki Ermenistan tarafından duyduğunuzdan farklı bir sesle ve tonla. “Sana ne yapıyor bu iki farklı yüz?” diyordum dağa. Çünkü benim için hayatımı temellendiren şeylerden biriydi bu. Bu çoklu kimlik ve doğduğum kültürle bağlantılı olarak dünyanın bu çoklu kimliği algılama biçimi. Sahip olduğum kültür ve benim sahip olduğum kültürle gittiğim ve beni konuk eden diğer kültür.

Tabi ki Ermeni olmaktan söz ediyorum. Lübnan’da doğmaktan, Kanada’ya gitmekten. Ve bu dünyada bir Ermeni olmaktan; ancak zorunlu olarak kendi ataları ve köklerinin toprakları ile diğer birçok insan gibi bağlantı kuramamaktan.

Ermenistan’ın bir mekân olarak, fiziksel olarak hayatımdaki yerini keşfettikten sonra yaptığım konuşma ve sizinle şu anda yaptığım konuşma gibi Ararat’la gerçekten konuşuyordum.

Sonra farkına vardım ki Ararat cevap vermiyordu. O sadece bir dağdı ve eğer kendisiyle iletişim kurmak istiyorsam bunun yolu Ararat’a tırmanmaktı. Bu kadar basit.

Ertesi sabah tırmanmaya başladık. Her şey Kürt rehberler tarafından organize edilmiş ve gerekli yerlerden izinler alınmıştı.

Sizin için sembolik değeri bu kadar yüksek olan bir dağa tırmanmak nasıl bir duyguydu? Bu tırmanış sizin kendinizle barışmanız için bir yol muydu acaba? Dağın artık size ait olmaması sizde nasıl bir duygu yaratıyordu?

Farkındaydım. Gezinin organizasyonu aşamasında ve sonrasında içerisinde bulunduğumuz durumdan gayet iyi farkındaydım ki bu tur rehberler ve gerekli izinler olmadan gerçekleşemezdi. Bölgenin nüfusunun tamamen Kürt olduğunu biliyordum. Zihnimi zaten buna hazırlamıştım. Biri Türkiye sınırını geçmekti. İkincisi ise Kürt rehberlerin ve Kürt otoritelerinin organizasyonu ile dağa tırmanacak olmamızdı.

Ve bir de kontrol noktaları ki Ararat’a varana kadar yine Kürtler tarafından oluşturulmuştu.

Ararat’a varana kadar tüm evrak işlerinin ve tırmanışın hangi şartlarda nasıl gerçekleştirileceğiyle ilgili bilgiler aktarılırken ve eğitilirken ve sonrasında hiçbir Türk yetkili ve otorite ile karşılaşmamız olmamız bende bölgenin hâkimiyetinin tamamen Kürtlerde olduğu hissini yarattı.

Benim için bu durum bir sürpriz niteliğindeydi. Çünkü zihnimde bazı izinlerin alınması için Türk yetkililerle görüşmemiz gerektiği vardı ancak belliydi ki o aşamada da Kürt rehberler ve Kürt bürokratlarla temas halinde olunması gerekiyordu.

Kendime “Bu konu için herhalde acil izin alınacak makamlardan özel izinler alınıyordu ki bu kadar hızlı yapılabiliyordu” dedim. Garip bir gözlemdi.

Tırmanışa başladığımızda ise iki şey takılmıştı kafama.

Biri, bu rehberlerin dağa ne kadar alışmış olduklarıydı. Hızlı bir şekilde ileri geri çok rahat hareket edebiliyor olmaları ve toprağı, dağı çok iyi tanıyor oldukları. Burası nihayetinde bir volkanik dağdı ve etrafımızda volkanik taşlar vardı. Çok fazla tutunup tırmanabileceğiniz bitkiler olmadığından tırmanmak oldukça zor olmalıydı. Ama onlar için değildi. Onların rahat ve bir yandan sigara içen tavırlarına şaşırmıştım. Sanki normal bir şeydi tırmanmak onlar için.

Bir süre sonra yeşil bir alana geldik. Burada insanlar vardı. Yaz için yaylaya çıkmış gibilerdi. Yaz aylarını burada geçiren bir gruptu.

O sırada bu bölgenin 1915 öncesini düşündüm ve Ermeniler de aynı şeyi yapıyorlar mıydı diye içimden geçirdim. Ama şu anda burada bir Ermeni ile karşılaşmam mümkün değildi.

Çadırlarda kalan insanlar bizi gayet iyi ağırladılar ve o an anladım ki bu gezi sırasında arkadaşlarım dışında iletişim kuracağım herkes Kürt olacaktı.

Bir Ermeni olmayacaktı mesela. Dağ, benim için Ermeniydi ama kendisi için dağ neydi onu bilmiyorum.

İlk günden itibaren bu gezinin benim kendimi yansıtacağım bir gezi olacağını sadece bir tırmanış olmadığını anlamıştım.

O dağa sadece kendim olarak çıkmıyordum. Aynı zamanda ailem adına da tırmanıyordum. Annem ve büyüklerim için.

Bir yerlerde ailenizin kökeni ile ilgili kesin bir bilgiye sahip olmadığınızı okuduk. Bu nasıl bir duygu ve nasıl bir hikâyeleri var?

Tam olarak doğru değil aslında. Ailemin hangi şehirden geldiğini bilmediğimden değil ama onların tam geldikleri yerleri, adreslerini bilmiyorum. Çünkü onlar şehirlerinden ayrılırken bunları hatırlayacak kadar büyük değillerdi. Hayatta kalanların bazıları kendi evlerini hatırlayabiliyor çünkü onlar yaşça daha büyüklerdi belki ve sokakların binaların izlerini sürebildiler. Ama benim aile hikâyemde bilmiyorlar. Nereli olduklarını biliyorum. Dikranagerd‘liler. Yani Diyarbakır. Baba tarafım Diyarabkırlı anne tarafım da tam kesin bilmesek de Erzurum tarafından geliyor.

Yani nereli olduklarını bilmiyor değilim ama genel bir kanım ve bilgim var.

Ararat’a dönecek olursam. Onunla temasa geçtiğim bu ilginç iletişimle o da benle temas kuruyordu ve ailemin, büyük annemin soykırımla birlikte nasıl doğalarından koparıldıklarını anlamamı sağlıyordu. Ve onların tarihinin değişmesiyle birlikte Ararat’ın kendi tarihi de değişmişti. Ararat 1915’te şimdikinden farklı bir kimlikteydi. Farklı bir şeydi.

Orada ailem adına da bulunduğumdan, ailemden, çok önceleri vefat etmiş olan annemden geride kalan birkaç özel eşyayı fiziksel olarak gömebileceğim bir yer arıyordum. Annem benim hayatımda çok önemli bir yere sahip. Bana sahip olduğum her şeyi ve Ermeni kimliğimi veren kişi.

Ancak Ararat’ta bu iş için nerenin uygun olacağı konusunda hiçbir şey bilemiyordum.

Ayrıca atalarımın iki taraftan da bazı düğün fotoğraflarını getirmiştim. Yani benim için bunları gömebileceğim özel bir köşe bulabilmek çok önemliydi. Gruptakilerden ya da arkadaşlarımdan çekindiğimi söylemeye çalışmıyorum. Bunun bana özel bir ritüel gibi olması gerektiğini düşünüyordum. Özel bir yer. Bir de böyle bir şey yapabilmek için iznim olmayacağını düşünüyordum.

Bu kendinizle ve geçmişle barışmanın bir sonucu olarak mı ortaya çıktı sizce? Orası geçmişle barışmanın mekânı mıydı?

Tüm gezinin benim için böyle bir anlamı yoktu. Aklımda Türkiye’yle barışmak için bu geziyi yapıyor olmak gibi bir düşünce yoktu. Özellikle bunu aramıyordum.

Annemi Ararat’a gömdüm”

Aradığım şey beni geçmişimle bağlayabilecek bir şeydi belki. Aradığınız şeyi bulduğunuzda zaten onun neşesi ve enerjisi oluyor üstünüzde. Ama sonra bu duyguya nasıl davranacağınızı bulmanız gerek. Bir kere kaybetmenin nasıl bir duygu olduğunu gördüyseniz sonra onu bulduğunuzda kaybettiğinizin karşısında nasıl duracağınız önemli. Bu temastan çok etkilenmiştim. Ama yalnız olmadığından durum önümde büyüyordu. Etrafımda Kürt rehberler ve birçok insan olduğundan kendimi tam olarak yalnız hissetmiyordum. Ve duyguyu anlayabilmek için yalnız kalmam gerektiğini hissettim. Tırmanışın ikinci günü yanımda buraya gömmek için getirdiğim özel eşyaları ve ailemin geçmişimi, gömeceğim dağa güvenmek ve güvenmemek arasında kaldım.

Güvenmek istiyordum ve nasıl olacağını merak ediyordum. İkinci kamp noktasına vardığımızda farkına vardım ki bir başka yükselti dağa vardı. Kendi kendime “Aman tanrım, unutmuşum, sen de buradasın Masis” dedim. Ararat’ın büyüsünden Masis’i unutmuştum.

Diğer dağı görünce tamamen başka bir ruh haline geçtim ve ağlamaya başladım. Çünkü anladım ki aslında gerçekten tırmanmak istediğim dağın üzerindeydim. Ve bende eksik kalanın ne olduğunu anladım. Çünkü çıktığım dağ ben Masis’i görene kadar tam değildi aslında.

Şuna bakdedim kendime. İki dağ arasında süzülen gökyüzü, ve iki dağ arasında bir vadi gibi çok güzel bir mavi gökyüzü vardı. Ve kuşlar aralarından geçiyordu. Ve bir ses duydum. Bir an gözyaşlarımın sesinin yankısı olduğunu düşündüm ve şaşırdım ama aslında eriyen karların oluşturduğu küçük su akıntısının sesiydi.

Çok katartik bir andı. Bana vahiy geliyor gibiydi. Ve o an anladım ki bu nokta gömmek için geldiğim eşyaları gömebileceğim bir yerdi. Hatıralarımı gömmek ve bitirmek istediğimden değildi bu isteğim. İstediğim hatıralarıma annemin eşyalarını geri vermekti. Aile fotoğraflarım sonuçta huzur içinde olabilecekleri bir bölgeyi bir toprağı bir alanı hak ediyorlardı. Arkadaşlarıma devam etmelerini ve onlar yetişeceğimi söyledim. Onlar da kabul ettiler. Belki de zaten sıkılmışlardı.

İşte annemi ilk kez gerçekten gördüğüm yer burası oldu. Aslında annem 20-22 yıl önce ölmüştü, ama onun ruhunu burada onurlandıracağımı hissediyordum.

Kürtlerle temasım ve duygularım konusunda henüz müzakere halindeydim. Ama tırmanış sırasında birkaç olay olmuştu ki bana tekrar tarihin ve dağın yüzünün değiştiğini hatırlattı. Ve müzakere halinde olduğum o tarih benim üzülmemi tetikliyordu. Yolculuk sırasında birçok kereler Kürt rehberlerimiz bize “Ermeni misiniz? ne güzel biz de Kürt’üz diyorlardı”. Yolda onların günlük yaşamları ile ilgili konuşmalarda referanslarının Kürdistan olduğunu görüyor ve bu beni biraz şok ediyordu. Çünkü bahsettikleri yerler ve tarih aslında benim tarihimdi aynı zamanda. Birçokları bana “Biliyor musun benim de anneannem Ermeni” diyordu. Bu da bende bir Ermeni algısının varlığını anlatıyordu. Ancak bu söylemin ve algının onların günlük yaşamlarında, ki neredeyse 100 yıldır orada yaşıyorlar, ön plana çıkan ve görünür olan bir şey olmadığını söylüyordu.

Sadece Ararat’tan bahsetmiyorum. Bütün bir yaşam alanından bahsediyorum. Benim atalarımın yaşadığı tarihsel topraklardan. Konuştukları yerler benim atalarıma ait olduğunu öğrendiğim yerlerdi. Konuştukları yerler ve Kürdistan referanslarını anlamakta zorlanıyordum. Tarih nasıl olmuştu da toprağın ismini bu şekilde değiştirebilmişti. Şimdi Türkiye bu topraklara Türkiye diyordu ama anladığım kadarıyla politik olarak kesin bir dille olmasa da Kürtler, benim atalarımın tamamının çıkarıldığı, sürüldüğü, bu tarihsel toprakları Kürdistan olarak niteliyorlardı.

Farkına vardım ki biz burada sadece arkadaşça bir paylaşımdan bahsetmiyoruz. Aynı zamanda tarihsel, ki günümüzle birlikte halen paylaşılmaya devam eden bir gerçekliği paylaşıyoruz. Türkler ve Kürtlerle.

Bu bana çok tanıdık geliyordu. Tarih kendini tekrarlıyor ve Ermeniler ile Kürtler arasındaki tarih kendini farklı bir varyasyonla tekrarlıyordu.

Ancak bu beni üzüyordu çünkü bende zimmetimi kaybediyor hissini uyandırıyordu.

Tırmanışın bir yerinden sonra rehberlerimizden birinin birdenbire ortadan kaybolduğunu ve sadece bir rehberle kaldığımızı gördük ve arkadaşlarımızdan birinde tırmanış hastalığı denen bir hastalık belirdiğinden, ikinci bir rehberimiz de olmadığından onu orada bırakmayacağımız için geri dönmek durumunda kaldık.

Rehberimiz geri dönmek istemedi ancak arkadaşımızı orada bırakmak istemediğimizi kesin bir dille anlattıktan sonra bu durumdan sıkılmış görünüyordu. Geri dönüş yolunda ise iki üç saat sonra zaten fark ettik ki rehberimiz artık bizimle değildi.

Bir anlamda dağda kaybolduk. 10 kişi artık rehbersiz bir şekilde Ararat’taydık. Dağda kaybolmak zaten korkutucu bir durum çünkü biz aslında gerçek dağcılar da değiliz. Ama madem ki Ararat’taydık benim için kaybolmak diye bir şey yoktu.

rkler ve Ermeniler arasında giderek artan sayıda diyalog sürecine katılanlar var. diyalog kurmak için çabalayanlar. Bunu düşünmemizi sağlayan nedir acaba. Türkiye’de değişimi nasıl izliyorsunuz ve değerlendiriyorsunuz?

Diyalog kelimesiyle ne ifade etmek istediğinizi tam bilmiyorum ama çok ağır anlam yüklü bir kelime bu. Çünkü politik olarak çok çağrışımlı bir kelime bu. Özellikle de konu Türkler ve Ermeniler olunca.

Bence bir merak var şu anda. Giderek artan bir merak. Türkler ve Ermenilerin tarihlerine bakma ve kişisel temaslarla tarihsel ilişkiyi birlikte Türkler ve Ermeniler olarak anlamaya çalışma merakı. Çünkü güncel politika bunu zorlaştırıyor.

Bence burada referans almamız gereken diyalog kavramı Türkiye tarafı için, bir anlamda Ermenilerin hazır olduğu bir diyalog kavramıyla aynı seviyede değil.

Şunu demeye çalışıyorum. Bir diyalogun olması için ortak bir noktadan başlamak gerekiyor. Ki Ermeniler açısından baktığımızda bu başlangıç noktalarından biri de tarihsel olarak 1915 dikkate alındığında sadece bir felaket olarak değil organize bir insan eleme süreci olarak görülüyor ki bunun bugün tekabül ettiği kelime soykırımdır. Yani bu diyalog başladığında taşıması oldukça zor bir kavram.

Ancak şunu görüyorum ki Türk ve Ermeni toplumları arasında diğer toplum hakkında bilgi sahibi olmak için artan bir merak var. Bunun önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Demiyorum ki bu tarihsel tüm adaletsizliği ve politikanın sorunlarını bir kerede çözecek ancak bu temas iki taraftaki sivil yapılara duyarsız kalmamak için gerekli baskıyı yapacaktır; ki bu da politik çözüme doğru adım attıracaktır.

Ermeni soykırımı ile ilgili sorun sadece bunu söylemekle çözülmez. Bugün sadece bu konunun Türkiye’de gündeme gelmesi benim tarihime huzur vermeyecektir. Çünkü benim tanınmaya ihtiyacım var. Bir Ermeni, bir insan olarak dünya üzerinde tanınmaya ihtiyacım var.

Bu hangi şartlar altında gerçekleşecek bilemiyorum. Ama sezgilerim, bana Türkiye’de daha fazla insanla sivil temaslarda bulunmamın, Ermeni soykırımı resmini Türkiye’nin diğer sorunlarıyla birlikte değerlendirmem gerektiğini söylüyor. Belki benim bu anlama çabam benimle Türkiye ve Türk temasım arasındaki ilgi bu konuda bana huzur getirecek. Benim için bu ilişki önemli. Ama bu tek başına problemi çözmez. Sorun devletler arasında çözülecek. Milletler arasında. Hukukun yolu bu. Bizim oluşturduğumuz toplumların kanunlarıyla.

Ama bu insanlar arasındaki temas, ilişki bize güç verecek. Bize anlayış sağlayacak. Bize insanlığın yüzünü gösterecek ki bunlarla hesaplaşabilelim.

Diaspora için de mi? Çünkü Ermenistan zaten Türkiye ile barış ve huzur istiyor.

Evet, Diaspora için de geçerli.

Diaspora daha psikolojik bir durumda. Diaspora’nın da bu şekilde huzur bulabileceğini ve Türkiye ile barışabileceğini mi düşünüyorsunuz?

Diaspora’nın da Ermenistan gibi huzura ihtiyacı var. “ihtiyacı var” derken şunu kast ediyorum. Buna duygusal olarak, psikolojik olarak ihtiyacı var. Bizim için bu sorun çözülmeli öncelikle.

İzin verin şunları ekleyeyim. Diaspora şu anda 1970lerde bulunduğu yerden çok daha ileride. Çünkü artık biliyoruz ki gerçekler orada. Artık gizli değiller. Bunları kanıtlamaya ihtiyacımız yok artık. Diasporanın artık bu şartlar altında hiçbir şeyi kanıtlamaya ihtiyacı yok. Bildiğimiz bu olaylar bir soykırımdır. Ama dünyanın kalan bazı kısmı bizim bunu gerçekten doğrulamamıza izin vermiyor. Bunu araştırmak isteyen herkes için gerçekler orda. Bence diasporanınki Ermenistan gibi pratik bir ihtiyaçtan öte daha farklı bir şey. Öyle ki Türkiye’nin kendi tarihi ile barışı ve huzuru yaratabileceği bir seviyeye gelmesi. Ermenistan’ın Türkiye ile barış içerisinde kapıları açmak istemesi kadar diasporanın huzuru da önemli. Çünkü eninde sonunda bizim kendi atalarımızın topraklarına dönmeye ihtiyacımız var. Fiziksel olarak demiyorum. Sanırım bu Türklerin duymaya korktuğu bir şey. Ama demek istediğim Ararat’a tırmanabilme özgürlüğüdür. Bunu kolektif bir anlayışla gerçekleştirebilmeliyiz.

Aynı zamanda söylememiz gerekiyor ki Türkiye bunu kendisi için de yapmalı çünkü bu onun peşini hiçbir zaman bırakmayacak. Atalarının talihsiz suçları ve tarihi ile yüzleşmek zorunda. Bugün Türkiye’nin işlediği suçlardan bahsetmiyorum. Bunları diasporadan, Ermenistan’dan ve kişisel bilgilerimizden zaten biliyoruz.

Türkiye’nin şu anda yaptığı belki de yaşayacağı utanç ve korku sebebiyle sürekli olarak tarihini inkar etmeye devam etme obsesifliğidir.

Beni bir Ermeni olarak en çok zedeleyen şey bu Türk toplumuna doğrudan bir aşağılama getiriyor. Bunu tarihle birlikte taşıyorlar, çünkü dünyanın kalanı kadar kendileri de biliyor 1915’te neler olduğunu ve neden olduğunu…

Özellikle neden olduğunu. Eğer neden 1915’in yaşandığını gösteremezler ve çözemezler ise bugün Türkiye’de neler olduğunu anlamanın ve çözmenin imkânı yok.

Yani Türkiye kendi şeytanları ile yüzleşmeli. Ve bence Diaspora ve Ermenistan’ın huzuru ve barışı Türkiye’nin bu üçlüdeki adımlarına doğrudan bağlıdır… 

Gamurç Özel: Dağı tırmanmak ile imctv

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s